Covid-19’a Sosyolojik Bakış

Sosyoloji, bilinenin aksine sadece toplumu ve içindeki toplulukları inceleyen bir bilim dalı değil, aynı zamanda sosyologlar sağlıklı toplumsal ilişkiler ve “toplumsallık” yaratmak için çalışan insanlar topluluğudur. Sosyologlar; içinde bulundukları insan gruplarının çıkmazlarını

Sosyoloji, bilinenin aksine sadece toplumu ve içindeki toplulukları inceleyen bir bilim dalı değil, aynı zamanda sosyologlar sağlıklı toplumsal ilişkiler ve “toplumsallık” yaratmak için çalışan insanlar topluluğudur. Sosyologlar; içinde bulundukları insan gruplarının çıkmazlarını teşhis edip, bunu tarihsel perspektiften geçirip, gerçek hayata uygulanabilecek iletişim çözümleri üretmekle mükelleflerdir. Bu nedenle biz sosyologlar işimiz gereği dışarı çıkıp, farklı insan gruplarına karışıp, çeşitli söylemlere ve görüşlere kulak aşinalığı geliştiririz. Saha çalışmalarından edindiğimiz gözlemler bizler için her türlü araştırma ve sonucun temelidir. Kuram aşinalığı, teorik bilgi ve genel anlamda “okuma” bizim yalnızca araç-gereç kutumuzdur. Asıl ham maddemiz dışarıda, sokaklarda, insanların kendilerini ifade etmek için bir araya geldikleri alan ve ‘an’lardadır. Covid-19’un küresel salgın ilan edildiği 11 Mart 2020 gününden itibaren Türkiye de aldığı önemleri sıkılaştırmaya başladı. Beyaz yaka ve ofis çalışanlarının büyük bir kısmı 9 Mart haftası itibariyle evlerine çekilip günlük iletişimlerinin hepsini çevrimiçi gerçekleştirmeye başladılar. Toplantılar Zoom’a, fikir alış verişleri Facetime’a, ofis içi “bi kahve içelim”ler Whatsapp’a kaydı. Beyaz yaka çalışanlar her gün ortalama 1 saatlerini vasıta içinde geçirirken, bu zaman uyku süresine eklendi. İlk başta “işler daha hızlı biter” diye düşünülürken, artık zaman kontrolü yapmanın çoğu beyaz yaka için zor olduğunu söyleyebiliriz. Yaptığım görüşmelerde ortaya çıkanlar beyaz yakanın ev işi, kişisel zaman, iş zamanı ve dinlenme alanlarını ayırmakta zorlandığı, ya çok çalışarak kendini bitirdiği ya da toplumdan kopmuşluk ve yalnızlık hissiyatıyla motivasyonunun düştüğü oldu. Bu iki durumu engellemek için şirketlerin insan kaynakları birimleri çalışanlara “Evde Verim Nasıl Yakalanır?” temelli içerik desteği sağlıyor. Burada öne çıkan üç nokta işe şöyle: (1) Çalışma köşeniz ayrı olsun, orada yemek yemeyin. (2) Zaman kontrolü ve ayarlaması yapın. (3) Ofisteymiş gibi yemek arası ve paydos yapın. Fakat bu insan kitlesi ne yazık ki Türkiye’de çoğunluğu oluşturmuyor. Türkiye Raporu’nun verilerine göre halen toplumun %20-30 arası evine ekmek götürebilmek için dışarı çıkıyor. Mavi yaka, temizlik işçileri, kasiyerler, kargo çalışanları ve her türlü fiziksel çabayla para kazanan bireyler maske ve eldiven takarak para kazanmaya devam etmeye çalışıyorlar. Bu kitle için “üst düzey önlemlerin” Nisan başı itibariyle alınmaya başladığını gözlemleyebiliriz. Mart ayında halen maske takmayan kasiyerler ve çöp işçileri varken şu anda dışarıda maske takmamak kanun ihlali olarak geçiyor. Tabii, burada konuşulması gereken ilk mesele, bu toplumsal kesimin neden dışarıda olduğu. Bunun yanıtı aslında son derece basit. 2018 yazından itibaren ekonomik darboğazda olan Türkiye’nin şu anda toplumunu “kaslarını” çalıştırtmayıp kamu kaynaklarından geçindirecek bir parası yok. “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasının temelinde de Corona ile savaştan ziyade, Corona sonucunda kısa sürede etkilerini market alışverişlerimizde ve vergi ödemelerimizde hissetmeye başlayacağımız ekonomik krizden korunma çabası yatıyor. Mavi yaka, hafta sonları ve milli bayramlarda gelen sokağa çıkma yasaklarıyla korunmaya çalışılıyor. Bu kesimin dışarıda çalışmaya devam etmesi birçok açıdan Türkiye için doğru k…