GenelTeknoloji

Kahvenizi Nasıl Alırdınız? “Düğmeye Basarak, Lütfen.”

İnsanlığın yönünü değiştiren olaylara bakınca sonuçlarını en hazzetmediklerim tarım toplumuna geçiş ve ikinci dünya savaşı sanırım. Toprağı ekmeyle birlikte yerini iyiden iyiye sağlamlaştıran mülkiyet kavramı başka yerlerin ve zamanların konusu oladursun; ikinci dünya savaşıyla hayatımızda yerini alıp 70’lerden sonra çılgınlaşan düğmeye basma operasyonlarından bahsetmek istiyorum.

Yazılmasının üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçtiği için bazı konularda güncelliğini yitirmesine rağmen Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü — Gündelik Hayatta Totalitarizm kitabı epey sorgulatıcı. Yukarıda bahsettiğim düğme konusunda beni düşünmeye iten de kitaptaki şu ifade oldu:

“Sovyetler Birliği ile bir savaş olması halinde Avrupa’da bilmem kaç tane füzenin fırlatılmasını sağlayacak düğmeye basmakla yükümlüymüş”

İnsanlık tarihinin başından bugüne geçen zamanı son birkaç onyılla kıyaslayacak olursak adaptasyon yeteneğimizin iyiden iyiye geliştiğini gözlemleyebiliriz. Zira bugün düğmelere basmadan geçen bir hayat düşünemiyoruz öyle değil mi? Vassaf’ın düğme metaforunun yerini günümüzde dokunmatik ekranlar, hatta pandemi sonrasında sesle çalıştırmaya alışacağımız cihazlar alıyor tabi. Şimdilik hepsini düğme parantezine alalım.

Küçük bir köy ya da kasabada yaşayıp işini kendi gören, yetemedikleri için kapı komşusundan yardım alan birkaç nesil öncemize kıyasla hayatımızdaki süreçler küçük parçalara ayrıldı ve bütüne adım adım yabancılaştık. Çileğin içinden çıkan böcek videosuna şaşıranlara şaşıran bir grup birey, meyve sebzenin market reyonunda yetiştirildiğinin sanılmasını eleştirerek muhalifliğini RT düğmesine basarak yapmanın tatminini yaşadı, ben dahil. Gündüz bey’in deyimiyle “düğmeler hiç bu kadar etrafımızı sarmamıştı”.

Gün boyunca bastığım düğmeleri düşündüm. Sabah uykum bitince değil de alarm çaldığı için uyandığımda bastığım OFF düğmesi ile başladı, telefon ve bilgisayar düğmelerine milyonlarca kez basmamla devam etti. Araya birkaç kez kapı otomatiğinin düğmesi karıştı, kırmızı bir sipariş ver butonu gelip geçti, akşam ekran gözüme beyaz beyaz görünmesin diye bastığım laptopun ışığını azaltma düğmesiyle kapandı.

Kimin neye göre ölçtüğünü sorgulamanın buraya sığmayacağı ‘teknolojik ilerleme’ye göre ilerleyen insanlığın faydasını kenara koyacak olursak; düğmeler aslında zaman kazanmamıza yarıyor. Peki kazandığımız bu zamanlarla ne yapıyoruz?

Yeni favori kahvem: Düğmesiz kahve

Tüm bunları aslında kahvemi nasıl sevdiğimi söylemek için anlattım. Hayatımdaki düğmelere bakarken uzunca bir süredir kahve yapan makinenin düğmesine basmadığımı, burada zamandan kaybedip başka şeylerden kazanmaya çalıştığımı düşündüm.

Filtre kahve makinelerinin çoğunun kahveyi yakacak derecede sıcak suyla yaptığı, sonrasında da alttan ısıtarak yakmaya devam ettiği gerçeğini ele alalım. Üstteki o siyah kutunun içinde neler olup bittiğinden habersiziz. Bir 20 yıl önce olsa içeride kahveye kenarlardan su döken küçük insancıklar olduğunu hayal etmek pek keyifli olabilirdi.

Kapsüllü makinelerse tam bir felaket. Kullan at kapsüllerin oluşturduğu çöp bir yana, kapsüldeki plastiğin yüksek ısıya maruz kalması içtiğimiz şeyi adeta mikroplastikli bir kahve haline getiriyor. Bilimselli bir açıklamasını da okumuştum, kahvemin içinde minik plastik kapsül parçacıklarının yüzdüğünü hayal etmem için bu kez 10 yaşında olmam gerekmiyor.

Geriye V60 denilen, elimizle yavaaaş yavaaaş su dökerek kahveyi demlediğimiz tatlı bir versiyon kalıyor. Demlemeden hemen önce el değirmeninde içeceğim kadar çektiğim kahvenin kokusuyla uyanıp güne mis gibi Yirgacheffe tadıyla başlıyorum. V60 da mükemmel değil tabi… Burada da canımı sıkan detaylar var. Beyazlatılmamış filtre kullansam ıslanır ıslanmaz ham kağıt kokusu burnuma geliyor, sanki biraz kahveye de siniyor. O yüzden beyazını kullanıyorum. Kahvenin içine beyaz boyaların karışıyor olabileceği görüntüsünü bir kenara itiyorum. Kaynamış ve bir süre soğutulmuş suyla ağır ağır demlenen kahve damla damla altındaki kaba akıyor.

O kokuyla uyandıkça gün başlıyor. Önümde beni bekleyen işler güçler planlar, belki sinir bozucu bir konuşma belki de sıkı bir antrenman var. Hepsi sakince, kahvenin damlama hızında aklımdan geçiveriyor.

“Bu çok yavaş değil mi ya, neden makineyle yapmıyorsun?” Sabah kahvelerimi hala ofiste yaptığım günlerde kahve başına minimum iki kez duyduğum bu soruya karşılık başlarda uzun açıklamalara girişirdim. Sonrasında soran kişiye ve moduma göre farklı yanıtlar verip biraz eğlenmeyi demleme sürecinin bir parçası haline getirmiştim. Sabahları ofis mutfağında geçen 10 dakikaya dahil olan; kimi uyanmaya çalışan, kimi toplantıya koşturan beyaz yakalıların tatlı telaşı.

Elbette derdim kahve güzellemek değil. Kendi koskoca hayatımın sadece son birkaç senesinde böyle sorumluluk sahihi bir yeri var kahve demlemenin. Maksat sabah kalkınca uyanabilmek, alelacele bir düğmeye basmak yerine kahvenin sakinliğini üzerime alabilmek.

Şimdi her sabah “bu çok yavaş değil mi ya, makineyle yapsana” diyen olmayınca ben de size anlatayım dedim.

Bu yazı alıntıdır.

Başlangıç Noktası E-bülten

Merak etmeyin. Asla Spam yapmıyoruz.

İlginizi çekebilir
Sosyal MedyaTeknoloji

Hong Kong Protestoları, Signal Vakfı ve Teknoloji Devleri

GenelUzman Analizleri

Nörobilim Perspektifinden Pandemi Dersleri: Duygusal Çeviklik Ve Yeni Nesil Liderlik

BlockchainÇevreGenel

Blokzinciri İklim Krizine Karşı Harekete Geçirebilir

GenelHukukUzman Analizleri

Platformlar ve Rekabet Hukuku: Kazanan Hepsini Alır Mantığı Neden Platform Ekonomilerine Uygulanmaz?

Başlangıç Noktası E-bülten

Merak etmeyin. Asla Spam yapmıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir