ÇevreEtki Yatırımı

Doğanın Döngüsünün Bir Parçası Olmak: Eko-Etkililik

Eko-etkililik (eco-effectiveness) ve eko-verimlilik (eco-efficiency) bugün Türkiye’de ve hatta dünyada hala karıştırılabilen iki kavram. Pek çok şirket, yaptığı eko-verimlilik faaliyetlerini eko-etkililik olarak tanımlıyor. Bunun birkaç sebebi var ama en önemlisi bu iki kavram arasında ciddi bir bakış açısı farkı olması ve belki de bu farkın yeterince bilgi sahibi olunmaması nedeniyle de gerektiği şekilde özümsenememesi. Bu yazıda her ne kadar eko-etkililiğe odaklanacak olsam da, bu iki kavramı beraber ele almak önemli. Detaylara geçmeden önce, söz konusu kavramları kelime anlamları üzerinden bir değerlendirelim.

Efficiency, hepimizin en kolay anlayacağı şekilde verimlilik olarak ifade edilebilir. Oxford sözlükteki anlamı da harcanan enerji ile üretilen miktar arasındaki ilişkiyi vurguluyor. Effectiveness için ise, yine Oxford sözlükte yazan anlamından yola çıkarak “istenen, niyet edilen veya amaçlanan sonucu üretme / o sonuca ulaşma” diyebiliriz. Peki bu ne demek?

Doksanların başlarında sürdürülebilirlik problemlerine yönelik bir çözüm olasılığı olarak konuşulmaya başlayan eco-efficiency yani eko-verimlilik, genel olarak ölçülebilir bir yaklaşım olmakla beraber, atıkları ve doğal kaynakların tüketimini minimize etmeyi hedefler. Yukarıdaki kelime anlamıyla da tutarlı olarak, yaklaşımın temelinde eldeki girdilerle maksimum çıktıyı elde etmek veya daha az girdiyle aynı miktarda çıktı elde etmek yani verimlilik esası vardır. Bu yaklaşımın en büyük handikapı, bir ekonomik faaliyetin çevresel etkisi ile buna bağlı maliyetler arasında bir seçim yapmanın her zaman mümkün olmasıdır. Yönetimsel perspektiften bakıldığında çevreyi gözetme ile maliyetler arasında bir denge kurulması beklenir. Fakat doğa fazlaca gözetilmeye başlandığında buna bağlı olarak maliyetler artar. Bu da eko-verimlilik yaklaşımında en çok rastlanan problemlerden biridir.

Eco-effectiveness yani eko-etkililik ise tıpkı doğa gibi kendi kendini sürdürebilen ve maddelerin kaynak olma niteliğini kaybetmediği döngüsel bir sistem öngörür. Yani eko-verimlilikteki gibi kaynakların tüketimini en aza indirgeme gibi bir hedefi yoktur. Eko-etkinlik, doğanın işleyişini temel alır. Tıpkı doğadaki gibi, bir süreçte atık olan bir madde başka bir sürecin girdisi olabilir. Bu yaklaşımda yaşam döngüsünün tasarımı bütünüyle ele alınır. Dolayısıyla eko-verimlilikten ayrıldığı en önemli nokta, doğa ile etkileşimi sağlayan tasarımsal bir farklılık yaratma anlayışına sahip olmasıdır. Doğaya verilen zararlı etkileri azaltmaktan (less bad) ziyade -ki eko-verimlilik aktiviteleri ile hedeflenen temelde budur- olması gereken doğal döngüye uyum sağlama, ürünlerin, süreç ve sistemlerin doğanın işleyişine göre tasarımı üzerine odaklanır. Sonuçta daha az zarar veriyor olmak, istenen/pozitif bir sonuç değildir. Bu nedenle çevresel etkilerin en aza indirgenmesinden çok daha uzun vadeli ve kendi kendini döndürebilen bir modelden bahseder.

Eko-etkili yaklaşım, ürünlerin doğada çözünebilen veya başka bir sürece girdi olabilecek materyallerden oluşmasını önerir ve bu yolla ekolojik ve ekonomik sistemler arasında döngüsel bir ilişki olabileceğini söyler. Görüldüğü gibi yaklaşımdaki en kilit kısım “cradle to cradle” olarak nitelendirilen sürece yönelik olarak ürünlerin yeniden tasarımıdır. Sıfır atık hedeflemek yerine, birden fazla kullanım döngüsü ile kaynak kalitesini ve verimliliğini korumaya çalışır.

Bu yazıya ilham olan “Cradle to Cradle” kitabında, eldeki tasarımların ve yıkıcı sistemlerin sahip olabileceğimiz en iyileri olduğunu kabul ederek, yalnızca “daha az” zarar vermeye yönelik çaba harcamak ve “daha az kötü olmak” eko-verimli yaklaşımın nihaî başarısızlığı olarak ifade ediliyor. Çünkü bu bakış açısıyla değerlendirirsek, eko-verimlilik stratejileri ile mevcut kaynakların kaçınılmaz sonunu yalnızca geciktiriyoruz.

Birleşmiş Milletler’in tahminine göre 2050 yılında dünya nüfusunun neredeyse %70’inin şehirlerde yaşıyor olacağına yönelik tahminini göz önüne alarak, otomobil üreticilerinin üretim sistemlerini ve taşıtları eko-etkili yaklaşım ile yeniden ele aldığını ve günün sonunda küresel iklim krizine katkıda bulunmayan ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanarak çalışan taşıtlar ürettiklerini düşünelim. Bu durumda insanlar araç kullanırken çevresel kaygılar taşımayabilirler. Ya da ulaşım altyapısının yeniden tasarlanması sonucu toplu taşıma, bisiklet kullanmak veya yürümek onlar için çok daha uygun olabilir. İnsanoğlu olarak kaynakların yenilenmesini beklemekten ziyade, doğanın doğal döngüsünün bir katılımcısı olabiliriz.

Tasarım konusuna eko-etkili bakış açısıyla yaklaşmaya başlayınca, seçenekler oldukça fazla gibi görünüyor. Bu nedenle bu bakış açısını anlamak ve özümsemek önemli. Doğaya karşı işlediğimiz kolektif suçu gerekçelendirerek ve değişim ihtiyacını görmezden gelerek “daha az kötü” olanı yapmaya devam etmek yerine, nelerin doğru olduğunu belirlemeli ve sonra bunları doğru şekilde yapmalıyız.

Kaynaklar:

.

 

 

Başlangıç Noktası E-bülten

Merak etmeyin. Asla Spam yapmıyoruz.

İlginizi çekebilir
ÇevreSürdürülebilirlik

Kenevir Bazlı Plastik

BlockchainÇevreGenel

Blokzinciri İklim Krizine Karşı Harekete Geçirebilir

AğlarEtki Yatırımı

İnternet Ağı, Eşitsizlikler ve Afrika

ÇevreSağlık

Sosyal Sektörün Düştüğü Tuzaklar ve Çözüm Önerileri

Başlangıç Noktası E-bülten

Merak etmeyin. Asla Spam yapmıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir